Kendinin Yabancısı

Arka arkaya izlediğim “Véronique'in İkili Yaşamı (The Double Life of Véronique)” ve “Yeniden Sev Beni (Reconstruction)” adlı filmlerden sonra düşüncelerimi yazı ile takip etmem gerekti. Filmlerin bana verdiği mesajları irdelemem gerekiyordu. Birbirinden ilgisiz gibi görünen bu iki filmi, sanki kader öylesine arka arkaya izlememi sağlamıştı. Eski bilgilerimle çarpışan yeni düşünceler, tıpkı “Yeniden Sev Beni” filminde her çakmak çakılışında çıkan kıvılcım gibiydi. Filmler farklı hikâyeler anlatıyor gibi görünse de ortak bir noktada buluşuyordu. Benzer enerjilerin bağlantısı…

İnsanın içsel yalnızlığıyla baş başa kaldığında uydurduğu bir masal mıdır ruh ikizi? Bir yerlerde, tıpkı kendisi gibi hisseden, aynı frekansta titreşen bir başkasının mutlaka var olduğu düşüncesi, içsel yalnızlığı bastırma çabasının bir yansıması mıdır? Düşünce ve duyguların benzer bir ritimde ilerlemesi bağlantıyı kuran kişiler arasındaki enerjiyi güçlendirebilir mi?

TEHLİKELİ İŞLER

Ruh eşi dediğimiz şey nedir ve neden onu aramak için bu kadar didiniriz? Kendimize benzer birini aramak, aslında "Ben de buradayım, ben de böyle düşünüyorum, yalnız değilim" demenin bir yoludur. Bu arayış çoğunlukla sanat aracılığıyla yapılır. Buradaki varlığını anlamak için dünyaya karşı amansız soruları olanlar, cevapları bazen tehlikeli işler yaparak söke söke almaya çalışırlar. Bu onların gönüllü seçtikleri bir yoldur.

Oyuncuların her bir rol için kendinden bir parçayı vermesi, rolünden alacağını alması ve yeni bir rol için yeniden bir yapılanma içerisinde bulunması... Bir yazarın da yarattığı karaktere çok fazla inanması, kurduğu dünyanın efendisi olmaktan vazgeçip o karakterin içine sızmasına izin vererek onu ele geçirmesine şahit olması… Zihin, düşünce ve duygularla oynanan bu tür oyunlar, bazı noktalarda tehlikeli bir hâl alabilir. Kimlikler, duygular ve arayışlar sürekli değişir, dönüşür. Varılan nokta her ne kadar başarı da olsa yaratıcıdaki etkisi saatler içerisinde yok olup gider. Ve tüm bu zihin yorgunluğunun, karmaşık ilişkilerin ardından geriye kalan tek şey, çoğu zaman yine o tanıdık içsel yalnızlıktır.

Tıpkı defalarca kendi kuyruğunu yiyip sonra da onu kusan bir yılan gibi.

VÉRONİQUE'İN İKİLİ YAŞAMI (THE DOUBLE LİFE OF VÉRONİQUE)

Kieślowski'nin "Kırmızı, Beyaz, Mavi" üçlemelerinden sonra çektiği bu film, şiirsel bir çekime sahiptir, adeta görsel ve işitsel motiflerle örülmüştür. Kırmızı renk hemen hemen her sahnede kullanılmıştır; ya bir obje olarak ya da giysilerde. Yeşil renk ise rahatsız edici derecede baskındır. "Veronica" isminin seçimi de tesadüf değildir. Efsaneye göre Azize Veronica, İsa'ya asılacağı haçı taşırken rastlamıştır. Yüzünü silmesi için bir bez vermiştir. Bezi geri aldığında bezde İsa’nın gerçek sureti (vera icon) kalmıştır.

Film hayatında daha önce hiç karşılaşmamış ama varlığını, duygularını ve hatta bedenindeki değişimleri bile birebir algılayıp ikizinin güçlü varlığını hisseden, farklı ülkelerde yaşayan iki benzer kadını anlatarak başlıyor. Bu merkezdeki yapıdan yola çıkarsak ikili ilişki diye bir şey olmadığı sonucuna varırız. Film dörtlü ilişkiyi çok net ortaya koyuyor: Ben, içimdeki ben, diğeri ve onun içindeki. Zaman zaman içerideki benin yabancılığı hissedildiği düşünülürse (yabancı ikiz), bu çoklu ilişkide aslında dört kişi birbirine yabancıdır. Belki de bir ilişkiyi sağlıklı sürdürmenin zor olması, bu yabancıların birbiriyle olan tekinsiz ilişkisinden kaynaklıdır.

Ölümü kabullenmek istemeyenler için ruh kavramı sonsuz bir yaşantı vadeder. İçerideki kişi bu bahsedilen ruh mudur, yoksa kişinin zihnindeki sessiz düşünceler midir bilinmez ama ölümsüzlük fikrinin evrensel olduğu düşünülebilir. Enerjinin korunumu yasası bu fikri destekler: Enerji yoktan var edilemez ve var olanda yok edilemez, sadece dönüşebilir.

İki farklı filmdeki kadınlar diğer benzerleriyle ruhani bir bağ kurulurken içindeki varlığını hissettiği ama dokunamadığı, göremediği bir varlığı dışsallaştırma eğilimi içerisindedir. Bu, aynadaki yansıma gibidir. Filmde karakterin "yedeklendiği" düşünülürse gerçek yaşamda da bir yedeğinizin olduğu fikri uyanır. Gelişen teknoloji ile bunun mümkün olabileceği bilim kurgu filmlerinde sıklıkla işlenmiştir; sevdiği kişinin ölümünü kabullenmeyen birinin onun robot kopyası ile yaşaması gibi.

Bazı filmlerde içerdeki benin dışa vurumu farklı şekillerde yansıtılmıştır. Dr Jekyll & Mr Hyde'da içerideki iyi ve kötünün görünür olup savaş hâlinde olması gibi. Bazı karakterlerin başka bir versiyonunun normal yaşantısından tamamen farklı, zıttı yönünde davranması ve bunun yaşantısını ne denli değiştireceğini görmesi gibi. Süper kahramanların iki benliğinin olması da buna benzer.

Karşı cinsten benzerini bulanlar, ruh eşini bulmanın sevincine çok hızlı kapılırlar. Ama bazı insanlar vardır ki kendi seslerini kayıttan duymak istemezler, görüntülerini izlemek istemezler, fotoğraflarına bakmayı da… Sonra farkına varırlar ki aradıkları, kendinin tam zıddı olandır. Bir okurum kitabımı okuduktan sonra yaptığı yorum çok manidardı: "Şimdiye kadar ruh ikizimi aradığımı zannetmişim ama asıl aradığım ruh zıddımmış." Edebiyatın ve sanatın diğer dallarının elbette bir ikna gücü var ama buradaki keşif, bu ikna kabiliyetiyle ilgili değildi. Gündelik hayatta bazı insanların arayışını çatışma üzerinde yürütmeyi tercih ediyor olmasıyla ilgiliydi. Ayrıca hikâyeyi her bireyin kendi dünyasına göre yorumlamasıyla da ilgiliydi.

Aslında herkes kendi içsel yalnızlığının haritasını çıkarır. Kimi kendinde gördüğü bir eksikliği diğerinde tamamlamaya çalışır, kimi ise kendi gölgesiyle yüzleşmekten korktuğu için onu dışarıda bir yabancı olarak konumlandırır. Bu yorum farklılıkları, aslında hepimizin aynı soruyu farklı dillerde sormasından başka bir şey değildir: "Ben gerçekten yalnız mıyım?" Kimi bu soruyu sanatla, kimi aşkla, kimi de tehlikeli işlerle yanıtlamaya çalışırken her yanıt yeni bir soruyu doğurur. Ve belki de asıl mesele, cevabı bulmak değil, bu arayış içinde kendi çoklu benliklerimizi keşfetmekle ilgilidir.

YENİDEN SEV BENİ (RECONSTRUCTİON)

Christoffer Boe’nun yönettiği “Yeniden Sev Beni” adlı filmin başında ve sonunda her şeyin bir kurgu olduğunu hatırlatılır: “Unutmayın ki, her şey yalnızca bir film. Bir yaratı. Ama yine de acıtır." Rüyalarımızda gerçek hayatta asla yaşayamayacağımız kurgular yaşar, günlük yaşantımızda iç sesimizle konuşuruz. Peki, bu içsel yalnızlığı dindirmek için bir başkasına tutunmak ne kadar doğru?

Filmdeki yazar karakterinin söylediği o unutulmaz cümle: "Hepsi aşkı arıyor... Zavallı çocuklar..." Bu arayışın yatıştırılacağı umuduyla erkeğin çağrısına yanıt veren her iki filmdeki kadınlar, yeniden yapılanmak adına yaptıkları bu inşa sürecini romantik bir forma dönüştürerek merkezlerine aşkı koyar. Filmin başlangıcındaki "Erkek başta yalnızdı" cümlesi, tıpkı kadınlar gibi onun da kendi eksikliğini tamamlayacak diğer yarıyı aradığını, yanı başındaki kadına rağmen aslında hep yalnız olduğunu fısıldar.

Filmde kadın, adama "Sana güvenebilir miyim?" diye sorar. O ana kadar edindiği her şeyi riske atmıştır çünkü. Adam güvenebileceğini söyler. Sonrasında gelişen olaylarda adamın sadece bir anlık tereddüdü, aslında aynı kadının başka bir versiyonuyla yaşadığı o an, ilişkinin kaderini değiştirir. Kadın o anki tereddüdü hisseder ve güven kırılır. Bu kırılma noktasıyla birlikte yabancılaşma başlar. O kadar ani bir yabancılaşmadır ki, adam ona geri döndüğünde kadın onu tanımaz ve ondan "sadece sevdiğini sanan biri" diye bahseder. Adam, tıpkı mitolojideki müzisyen Orpheus gibi sevdiğinin peşinden gider ama en kritik anda arkasına dönüp bakar ve her şeyi kaybeder.

Hikâyeyi yazan yazar, hem anlatıcıdır hem de hikâyenin içindedir. Karakterlerin tercihleriyle hikâyenin başka bir yöne evrilmesini bizlere gösterir. Yazar, bir yandan kurar, bir yandan acı çeker, diğer yandan da gerçek hayattaki rakibinden edebiyat yoluyla intikam alır. Gerçek ile kurmacanın birbirine karıştığı o anlarda, sanki yazarın en mahrem yerine dokunuyormuşuz gibi hissederiz. Ancak bu hissin ötesine geçemeyiz; çünkü bu iç içe geçmiş, dönüşümünü tamamlamış yaratımın perde arkası sadece yazarın bilebileceği bir sırdır. Ona bunu yaptıranın ne olduğunu, bu dönüşümün tam olarak nasıl gerçekleştiğini asla tam olarak anlayamayız.

Belki kendisi de eski yazdığı yazılara dönüp baktığında, tıpkı kendisine çok benzeyen ama aslında şimdiki kendisi olmayan başka biriyle karşılaşmış gibi hissedebilir. O yazıyı kaleme alırken ki duygu ve düşüncelerini hafızasının derinliklerinde bıraktığı için, kendi kendine sorar: "Ben bunu yazarken kimdim ve ne düşünüyordum acaba?"

"Yeniden Sev Beni" ve "Véronique'in İkili Yaşamı", birbirinden çok farklı dillerde konuşsalar da aynı şeyi fısıldar: insan, kendi bütünlüğünü tamamlamak için hep bir başkasını arar; ama aslında aradığı, kendi içindeki o tanıdık ama bir o kadar da yabancı olan parçadır. Ve belki de sanatın, aşkın ve tüm bu arayışın tek amacı, bu içsel yalnızlığı bir başkasının gözünden görebilmek, onu paylaşılabilir kılmak ve böylece onu biraz olsun hafifletebilmektir.

Véronique'in İkili Yaşamı (The Double Life of Véronique) - 1991

Yönetmen: Krzysztof Kieslowski

Ödüller:

Argentine Film Critics Association Silver Condor Nomination for Best Foreign Film (1992)

Cannes Film Festivali Altın Palmiye Adaylığı (1991)

Cannes Film Festivali FIPRESCI Ödülü (1991)

Cannes Film Festivali Ekümenik Jüri Ödülü (1991)

Fransız Sinema Eleştirmenleri Sendikası En İyi Yabancı Film Ödülü (1992)

Varşova Uluslararası Film Festivali İzleyici Ödülü (1991)

Yeniden Sev Beni (Reconstruction) - 2003

Yönetmen: Christoffer Boe

Ödül:

Cannes Film Festivali - Manuel Alberto Claros'un Aydınlık Geniş Ekran Sinematografisi Altın Plaket (2003)