Tablodaki Leke - Ruhun Kırılganlığı

“Tablodaki Leke” adlı öykü kitabındaki öyküler, birbirinden bağımsız gibi görünse de insan ruhunun karmaşık hâllerini çeşitli konu ve olaylar eşliğinde ele alıyor. Muhsin karakteri üzerinden insanın zaman içinde yaşadığı çıkmazlara, kültürel etkilerin ve sistemin insan üzerindeki etkilerine şahit oluyoruz. Lirik ve duygusal bir dil eşliğinde, kaybetme korkusunun nasıl çaresizliğe dönüşebildiğini görüyoruz.

Öyküler, kurdukları her yeni atmosferle bizi farklı düşünsel ve duygusal alanlara taşıyor. Daha akıcı ve hızlı bir dille, Taksim’de Natalya’nın peşinde gizemli bir kovalamacayla kendimizi bulmacanın içinde buluveriyoruz. Ali’nin “Göreceksin, bu fetih kılıçla değil, kalplerin fethiyle olacak.” naralarını savaş meydanından duyabiliyoruz.

Bilgelik bahçesine ilerleyen Mücver Bey’in iç çekişmelerini şu cümlelerde çok net algılayabiliyoruz:

“Mücver Bey, şehrin silüetini bir cerrah titizliğiyle değiştiren, gökyüzünü parselleyen ve bulutların arasına kendi adını kazıyan bir zaman mimarıydı.

Eflatun, ‘Ben bir şey aramıyorum. Ben, senin kaçtığın o sessizliğin meyve vermesini bekliyorum. Sen gökyüzüne değmek istiyorsun ama henüz bastığın toprağın ağırlığından haberin yok.’ dedi.

Mücver Bey ne kadar çok inşa ederse içindeki boşluk o kadar büyüdü. En pahalı şaraplar ağzında kül tadı bırakıyor, en yumuşak ipekler tenini yakıyordu. Gece yarıları aniden uyanıyor, kalp atışlarının gürültüsünden kendi düşüncelerini duyamaz hâle geliyordu.

Mücver, Eflatun’a ‘Neden? Neden senin sahip olduğun o şeye ben ulaşamıyorum? Her şeyi satın aldım, her rakibi ezdim, her arzumu gerçekleştirdim. Ama senin şu karanlık bahçendeki huzur bende yok. Senin sihrin ne?’ diye sordu.

‘Sihir yok Mücver Bey. Kör bir yanılgının içinde debeleniyor, hayatı biriktirilecek bir şey sanıyorsun. Oysa hayat sadece yaşanacak bir şeydir. Sen biriktirdikçe ağırlaştın, ağırlaştıkça battın. Sen dünyayı fethetmeye çıktın ama kendi içindeki o küçücük odayı bile tanıyamadın. Bir bardağın işlevi, onun gümüşten olması değil, içindeki boşluktur. Senin ruhunda boşluk yok; orası hırsla, parayla ve korkuyla o kadar dolu ki huzurun sızabileceği bir yer bile kalmamış.’ ”

Yazar, her öyküde farklı bir anlatımla kimi zaman polisiye gerilimi, kimi zaman tarihsel epiği, kimi zaman da toplumsal gerçekçiliği aynı kitapta buluşturuyor.

“Parıltılı Yalan”da aynı devlet dairesinde çalışan iki memurun dürüstlük ve rüşvet arasındaki zıt kaderleri ahlaki bir mesele olarak ele alınırken, “Değişim”de ise modern dünyanın tüketim çılgınlığına ve manevi yoksunluğuna karşı kadim bilgeliği savunan felsefi bir masal anlatılıyor.

Yazar, her öyküde okuru başka bir coğrafyaya, başka bir zamana ve başka bir duygu evrenine taşıyor. Popüler anlatının sığ sularında yüzmek yerine, okurunu insan ruhunun derinliklerine çekmeyi başarıyor.

“Konvoy”da beş yıllık bir özlemin ve emeğin, düğün gününde yarım kalmışlığı yaşayan iki sevdalının paramparça oluşuyla sonuçlanması; “Sessizlik”te ise bir adamın sevdiği kadını terk ederken aslında kendisini de kaybettiğinin farkına varması, öykülerin melankolik havasını güçlendiriyor.

“Ahmet sonunda ona baktı. Kadının gözlerinde hem bir meydan okuma hem de uçsuz bucaksız bir keder vardı. İkisi de biliyordu: Büyük aşklar, büyük yıkımların üzerinde yükselirdi. Ve şimdi, o enkazın altında kalma sırası onlara gelmişti. Pencereden sızan cılız bir ışık, kadının yüzünü ikiye bölüyordu. Yarısı aydınlık, yarısı derin bir karanlık. Tıpkı hayat gibi. Tıpkı aralarındaki o bitmek bilmeyen hem iyileştiren hem de öldüren savaş gibi.

İnsan, bir şehri terk edince o şehirden kurtulduğunu zannederdi. Oysa mekânlar, insanların içine sızardı. Duvardaki çatlak, mutfaktaki eksik bir fincan, yastığa sinmiş o belli belirsiz saç teli... Yalnızlık, bir insanın yokluğu değil o yokluğun evin içinde bir eşya gibi yer kaplamaya başlamasıydı. Yürüdü. Kaldırımlar ıslaktı, gökyüzü sanki birazdan tüm kederini şehrin üzerine boşaltacakmış gibi alçalmıştı.

Aşk, bir başkasının ruhunda ikamet etmekti ve ev sahibi sizi kapı dışarı ettiğinde, dünya üzerindeki en evsiz adam oluverirdiniz.”

Karakterin ve şehrin içe dönük, klostrofobik yapısı okura zengin bir duygusal deneyim sunuyor. Kitaptaki diğer karakterlerin her biri; kendi iç dünyasının labirentlerinde kaybolmuş, geçmişin yükünü, bugünün telaşını ve geleceğin endişesini sırtında taşıyan kişiler olarak karşımıza çıkıyor.

Yazar, okura hazır ahlak dersleri vermek yerine, karakterlerin seçimleri ve bu seçimlerin sonuçları üzerinden derin sorular yöneltiyor. İşlediği temalardaki çeşitlilik dikkate değer. Yazarın dil kullanımı, öykülerin duygusal tonuna göre değişkenlik gösteriyor. Kimi öykülerde sade, akıcı ve geleneksel bir anlatım dili tercih edilirken; kimi öykülerde şiirsel, metafor yüklü ve zaman zaman bilinç akışına yaklaşan bir üslup benimseniyor. Kitabın genelinde yazarın, insan ruhunun karanlık ve aydınlık yönlerini aynı incelikle işleyebildiği, okura kendi yaşamına dair derin sorular sordurmayı başardığı açık.